EDEBİYAT VE BEN
Her okuyucunun iç muhasebesinde “Edebiyat ve Ben” sorgusunda bir sonucu ulaşan var mıdır? Kimler bu sorgulamaya girmedi ki(!) Daha küçük bir çocukken o büyülü dünyaya adım attığımızda bir hikâyenin kahramanı; bir…
Her okuyucunun iç muhasebesinde “Edebiyat ve Ben” sorgusunda bir sonucu ulaşan var mıdır? Kimler bu sorgulamaya girmedi ki(!) Daha küçük bir çocukken o büyülü dünyaya adım attığımızda bir hikâyenin kahramanı; bir kahramanın yoldaşı, sevgilisi, dostu ya da karşısında dik durduğu rakibi olmadık mı? Bizi bunca etkileyen o büyülü dünyanın bugün neresindeyiz?
Gündem42’ye kültür edebiyat yazıları yazma teklifini kıymetli arkadaşım Veysel Bildik’ten ilk aldığımda daha önce defalarca kendime yönelttiğim “Edebiyat ve Ben?” sorusunu bir kez daha tekrar ettim ama kendime sorup cevabını aradığım bu çıkmaz, bana toplumsal bir şuurla sorgulanması gerektiğini de düşündürdü.
Toplumumuzda “edebiyat yapma” diye bir tabir vardır. Nedense toplumları derinden etkileyen bu edebiyat sanatı bizde, “Gereksiz yere süslü, parlak, yapmacık veya lafı uzatan sözler söyleyerek asıl meseleyi gölgelemek” anlamında kullanılır. Sanırım bu yaklaşım eskiden beri okuma ve yazmaya mesafeli bir toplum olmamızın kaçınılmaz sonucu.
Ben de “edebiyat yapmadan(!)” konuya yaklaşayım. “Edebiyat ve Ben” deyince benim de aklıma, “edebiyat kim, biz kimiz(?)” şeklinde belirdi. Oysa anlatmak istediğim edebiyatla nasıl iştigal ediyoruz, edebiyat hayatımıza ne kadar dahil oluyor, edebiyattan ne ölçüde faydalanıyoruz?
Sözlü kültürün en eski sanatlardan biri olan edebiyat, zamanla yazı hayatının ve toplumların vazgeçilmezi olmuştur. Tüm bu süreçlerde bazen bir kültür taşıyıcısı, bir var oluş mücadelesi, fikir aktarımı, bilimsel bir sürekliliği bazen de çok daha fazlasını içine almıştır.
Elias Lönnrot tarafından Karelya ve çevresindeki köylülerden derlenen sözlü kültür ürünleri “Kalevala Destanı” adlı eserde bir araya getirilmiş, bu eser zamanla Fin ulusal kimliğinin korunmasına ve ulusal bağımsızlığına ulaştırmıştır.
Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi eseri, Fransız İhtilali’nin fikri altyapısını oluşturmuş ve monarşilerin yıkılma sürecini hızlandırmıştır.
Harriet Beecher Stowe’un kaleme aldığı Tom Amca'nın Kulübesi, ABD'deki kölelik karşıtı hareketi büyüterek Amerikan İç Savaşı'nın patlak vermesinde büyük rol oynamış ve köleliğin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına vesile olmuştur.
Tabii ki bunlar, edebi eserlerin toplumlar üzerindeki etkilerinden bazıları. Sadece eserler değil; örneğin iyi bir hatibin, iyi hazırlanmış bir metni sağlam vurgu ve tonlamalarla büyük toplumları etkileyebildiğine, peşinden sürüklediğine hatta kör koyulara yönlendirdiğine defalarca şahit olmuşuz/oluyoruz.
Bütün bu etkileyiciliği yanında hepimizin kendine sorması gereken soruyu tekrar edelim. “Ben ve Edebiyat” nasıl bir ilişki içindeyiz? Edebiyat sadece kitap okuma ile izah edilecek bir dar çerçeve değildir. Ama anlaşılması için iyi bir örnek olarak kullanılabilir. Son yapılan araştırmalarda, TÜİK 2025 verileri, Türkiye’nin düzenli okuma oranı %27 olarak belirtilmiş, düşük bir oran olduğunun farkındayız. Asıl sorgulamamız gereken kısım da neyi okuyoruz, nasıl okuyoruz ve ne kadarını özümsüyoruz?
Francis Bacon, kitapları sınıflandırırken: “Bazı kitaplar tadılmalı, bazı kitaplar yutulmalı, pek azı ise çiğnenip sindirilmeli.” diyor. Buradan yola çıkarak okuyucumuzu tanımlamaya çalışacak olursak bizim okumalarımızın büyük çoğunluğu tadımlık, “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”deki Felâtun gibi okumalar. Bu okumalar genel anlamda okumuş gibi görünen, iki cümleyi bir araya getiremeyen, her duyduğunu kulak ardı eden “tipler” ortaya çıkarmıştır. Bazı okumalar ise yutulmalık: Sadece okuyup genel bilgi dağarcığımızı doldurduğumuz, daha fazla kitap okuma sayısını artırmaya yönelik okumalar ki bunlar da Konfüçyüs’e atfedilen “Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.” sözündeki kastedilen faydasız ve tehlikeli “tipler” ortaya koyar. Oysa bize gereken okuduğumuz kitapları sindirip, eleştirisini yaptığımız, içselleştirip özümsediğimiz ve olumlu olumsuz yönlerini ortaya koyabildiğimiz okumalar.
Velhasıl, toplumsal olarak pek kıymetini bilmediğimiz edebiyat ile ilişkimizi gözden geçirmeliyiz. Çiğneyip sindirebilen, edilgen olmaktan çıkıp etkin okuyucu ve yazarlar olan sadece tüketen değil, üreten ve hayatımızın her alanında etkin kullanan “karakterler” olmalıyız.

