Kaygı, Stres ve Zihnimizin Bitmeyen Mücadelesi
Kaygı, Stres ve Zihnimizin Bitmeyen Mücadelesi İnsan yalnızca yaşadığı olaylara değil, yaşayabileceğini düşündüğü olaylara da duygusal tepkiler verebiliyor. Üstelik bunu çoğu zaman kendisini korumak amacıyla yapıyor.
Kaygı, Stres ve Zihnimizin Bitmeyen Mücadelesi İnsan yalnızca yaşadığı olaylara değil, yaşayabileceğini düşündüğü olaylara da duygusal tepkiler verebiliyor. Üstelik bunu çoğu zaman kendisini korumak amacıyla yapıyor. Ancak kendimizi korumak için başlattığımız zihinsel mücadele, zamanla bizi yoran bir döngüye dönüşebiliyor. Peki, zihnimiz neden böyle çalışıyor? Kaygı ve stres hayatımızda nasıl bir rol oynuyor? Daha da önemlisi, kendimizi korumak için geliştirdiğimiz düşünce ve davranışlar hangi koşullarda bizi daha fazla yorabiliyor?
KAYGI: DÜŞMAN MI, DOĞAL BİR TEPKİ Mİ?
Kaygıyı çoğu zaman kurtulmamız gereken, yaşam kalitemizi bozan bir duygu olarak değerlendiriyoruz. Oysa kaygı, belirli ölçülerde insanın yaşamını sürdürebilmesi ve olası tehditlere hazırlanabilmesi açısından işlevsel bir duygusal tepkidir.
Önemli bir sınava girecek öğrencinin kaygı duyması, bir kişinin iş görüşmesi öncesinde heyecanlanması anlaşılabilir tepkilerdir. Kaygı, dikkatimizi önemli gördüğümüz bir duruma yöneltebilir ve hazırlık yapmamıza yardımcı olabilir.
Bir sınava hazırlanan öğrenci, kaygısını çalışmak için bir motivasyon olarak kullanabilir. Ancak aynı öğrenci, başarısız olma ihtimalini sürekli düşünmekten ders çalışamaz hale geliyorsa kaygı artık hazırlığı desteklemek yerine zorlaştırıyor demektir.
STRES Mİ, KAYGI MI?
Stresin mevcut baskıyla, kaygının ise çoğu zaman geleceğe yönelik beklentilerle ilişkili olduğunu bilmek gerekir. Bir iş yerinde yaşanan sorun stres yaratabilir; kişinin işini kaybetme ihtimalini sürekli düşünmesi ise kaygıyı artırabilir. Kaygı arttıkça uyku ve dikkat olumsuz etkilenebilir, kişi işlerini tamamlamakta zorlanabilir. Bu durum da stresin artmasına neden olabilir. Böylece birbirini besleyen bir süreç ortaya çıkabilir. İnsanların koşulları ve baş etme kaynakları aynı değildir. Bu nedenle stres yaşayan birine yalnızca ‘Bu kadar düşünme’ ya da ‘Kafana takma’ demek, yaşadığı güçlüğü anlamak için yeterli değildir.
KAYGI VE STRES DÜZEYİNİ YÖNETEBİLİR MİYİZ?
Amaç hiçbir zaman kaygı hissetmemek olursa, kaygının ortaya çıktığı an yeni bir mücadele başlar. Kişi önce bir durumdan kaygılanır, ardından kaygılandığı için kendisini eleştirir. ‘Neden böyle hissediyorum?’, ‘Bunu artık aşmış olmam gerekmiyor mu?’ gibi düşüncelerle ilk duygunun üzerine ikinci bir yük ekleyebilir.
Böylece kişi yalnızca yaşadığı durumla değil, kendi duygusuyla da mücadele etmeye başlar. Oysa kaygıyı fark etmek, onu hemen bastırmak zorunda olmak anlamına gelmez. Bir duygu hissedebilir, o duygunun varlığını kabul edebilir ve yine de davranışlarımızı daha bilinçli biçimde seçebiliriz. Bunun için günlük yaşamda bazı küçük adımlar atabiliriz:
GÜNLÜK YAŞAMDA NELER YAPABİLİRİZ?
❖ Düşünceyle gerçeği ayırın. Aklınızdan geçen bir düşüncenin doğrulanmış bir bilgi mi, yoksa bir ihtimal mi olduğunu değerlendirin.
❖ Çözüm üretmeyen düşünce döngülerini fark edin. Aynı konuyu tekrar tekrar düşünmenin size yeni bir bilgi veya uygulanabilir bir adım sağlayıp sağlamadığını gözlemleyin.
❖ Kontrol edebildiklerinize yönelin. Hazırlık yapabileceğiniz konulara emek verin; başkalarının kararları ve geleceğin bütün sonuçları gibi kontrolünüz dışındaki alanları da kabul etmeye çalışın. ❖ Bedeninize ve günlük ihtiyaçlarınıza dikkat edin. Uyku, düzenli fiziksel hareket, dinlenme ve sosyal destek, stresle baş etme kapasitesini destekleyebilir.
❖ Kendinize karşı daha anlayışlı olun. Kaygı yaşadığınız için kendinizi yargılamak yerine, bu duygunun hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamaya çalışın.
Kaygı uzun süre devam ediyor, günlük yaşamı belirgin biçimde etkiliyor, uyku ve ilişkileri bozuyor ya da kişinin kaçınma davranışlarını artırıyorsa bir ruh sağlığı uzmanından destek almak önemlidir. Psikoterapi, kişinin yaşadığı güçlükleri anlamasına ve kendisi için işlevsel baş etme yolları geliştirmesine yardımcı olabilir.
Psikolojik dayanıklılık, insanın hiç kaygılanmaması değil; kaygı duyduğu halde yaşamını sürdürebilmesi, zorlandığında kendisini anlayabilmesi ve ihtiyaç duyduğunda destek alabilmesidir. Belki de kendimize verebileceğimiz en değerli izin şudur: Henüz yaşanmamış her şeyi bugün çözmek zorunda değiliz. Bazen yapmamız gereken, geleceğin bütün sorularına yanıt bulmak değil; bugünün içinde, elimizden geleni yapabilecek kadar kendimize yer açmaktır.

