Kötülüğün Sıradanlaşması: İnsan Ne Zaman Vicdanını Kaybeder?
Kötülük, haksızlıklar karşısında sessiz kalındıkça sıradanlaşır. İnsanlar zamanla yanlışları normal kabul eder, vicdanın sesi zayıflar. Asıl tehlike, kötülüğün yapılması değil, artık kötülük olarak görülmemesidir.
Kötülük her zaman öfkeyle, nefretle ya da büyük felaketlerle ortaya çıkmaz. Bazen bir insanın haksızlığa uğradığını görüp sessiz kalmakta, bazen bir başkasının acısını küçümsemekte, bazen de yanlış olduğunu bildiğimiz bir davranışı sorgulamadan kabul etmekte gizlidir. Belki de kötülüğün en tehlikeli hâli, artık insanları şaşırtmadığı, tepki uyandırmadığı ve gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüştüğü andır.
İnsan, kötülükle ilk karşılaştığında rahatsızlık duyar. Birine yapılan haksızlık vicdanını sızlatır, bir insanın aşağılanması içini acıtır. Ancak aynı davranışlar tekrarlandıkça bu rahatsızlık azalabilir. Başlangıçta kabul edilemez görülen bir durum, zamanla alışılmış bir görüntüye dönüşür. İnsanlar gördüklerine alışır, duyduklarına kayıtsızlaşır ve bir süre sonra daha önce tepki gösterdikleri olayları olağan karşılamaya başlar. Böylece kötülük yalnızca onu yapanların davranışı olmaktan çıkar; ona sessiz kalanların da katkısıyla toplumsal bir alışkanlığa dönüşür.
Kötülüğün sıradanlaşmasında en etkili unsurlardan biri, sorumluluğun başkalarına devredilmesidir. İnsanlar çoğu zaman yaptıkları yanlışları haklı gösterecek gerekçeler bulabilir. “Herkes böyle yapıyor”, “Bana söyleneni yaptım”, “Benim müdahale etmemle ne değişecek?” gibi cümleler, vicdanın sesini bastırmanın kolay yollarıdır. Böylece kişi, davranışının sonuçlarını değerlendirmek yerine sorumluluğunu başkalarının üzerine bırakır. Oysa bir davranışın yaygın olması, onu doğru hâle getirmez. Bir haksızlığın herkes tarafından kabul edilmesi, o haksızlığı ortadan kaldırmaz.
Üstelik kötülük her zaman açık bir saldırı biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen bir insanın emeğini görmezden gelmek, bir başkasını küçük düşürmek, farklı düşünenleri susturmak ya da birinin yaşadığı acıyı önemsizleştirmek de kötülüğün parçasıdır. Bu davranışlar çoğu zaman küçük görülür. Hatta kimi zaman şaka, rekabet, disiplin veya hayatın gerçekleri adı altında meşrulaştırılır. Ancak sürekli tekrarlanan küçük haksızlıklar, insanların birbirlerine duyduğu güveni aşındırır ve duyarsızlığı besler.
Günümüzde kötülüğün sıradanlaşmasını hızlandıran alanlardan biri de sosyal medyadır. İnsanlar, ekranın arkasında karşısındakinin bir insan olduğunu kolayca unutabilir. Hakaretler, aşağılayıcı yorumlar ve başkalarının acısından eğlence çıkaran paylaşımlar, binlerce kişinin önünde sıradan bir etkileşime dönüşebilir. Bir insanın itibarı birkaç dakika içinde zedelenirken, bunu yapanlar çoğu zaman davranışlarının sonuçlarını düşünmez. Üstelik kalabalığın onayı, yanlış davranan kişiye haklı olduğu hissini verebilir. Bir davranışın çok sayıda beğeni alması, onun ahlaki değerini belirlemez.
Peki, insanlar neden kötülük karşısında sessiz kalır? Bunun tek bir cevabı yoktur. Kimi dışlanmaktan korkar, kimi başına iş açmak istemez, kimi de yaşananların kendisini ilgilendirmediğini düşünür. Bazen insanlar gerçekten güçsüz oldukları için müdahale edemez. Ancak sessizliğin sürekli tercih edildiği bir ortamda, haksızlık yapanlar kendilerini daha güçlü hissederken haksızlığa uğrayanlar yalnızlaşır. Böylece kötülük, yalnızca eylemde bulunanların cesaretiyle değil, karşı çıkanların azalmasıyla da büyür.
Burada önemli olan, her olaya düşünmeden müdahale etmek ya da herkesi yargılamak değildir. Asıl mesele, insanın kendi değerlerini koruyabilmesi ve başkasının haklarını gözetmesidir. Bazen bir haksızlığa açıkça karşı çıkmak, bazen mağdurun yanında durmak, bazen de incitici bir davranışa katılmayı reddetmek önemli bir fark yaratabilir. Her insan dünyadaki bütün kötülükleri ortadan kaldıramaz. Fakat kendi davranışlarının kötülüğün yayılmasına katkıda bulunmasını engelleyebilir.
Belki de asıl soru, dünyada neden bu kadar çok kötülük bulunduğu değil, kötülük karşısında ne kadar çabuk alışabildiğimizdir. Çünkü insanın vicdanı bir anda değil, çoğu zaman küçük tavizlerle sessizleşir. Önce görmezden geliriz, sonra haklı gerekçeler üretiriz, en sonunda da yanlış olanı normal kabul ederiz. Bu süreçte kaybettiğimiz şey yalnızca başkalarına karşı duyarlılığımız değil, kendi ahlaki ölçülerimizdir.
Kötülüğün sıradanlaşmasını engellemek, büyük sözlerden önce küçük davranışlarla mümkündür. Haksızlığı haklı göstermemek, başkasının acısını küçümsememek, kalabalığın peşinden gitmeden düşünmek ve gerektiğinde sessizliği bozmak bunun ilk adımlarıdır. Çünkü bir toplumun ahlaki gücü, yalnızca kaç kişinin iyi olduğuyla değil, kaç kişinin kötülüğü normalleştirmeyi reddettiğiyle de ölçülür.
Kötülük, insanlar onu yapmaya başladığında büyür; fakat asıl tehlikeli hâline, insanlar onu artık kötülük olarak görmediğinde ulaşır. Vicdanı korumak, tam da bu noktada başlar: Herkesin alıştığı bir yanlış karşısında bile onun yanlış olduğunu hatırlayabilmekte.

